Yazar ve akademisyen Yusuf Çopur, Kırık Anahtar kitabıyla İzmir’de okurlarıyla buluştu. Baykuş Kitabevi’nde gerçekleştirilen söyleşi ve imza etkinliğinde Çopur’a Ben, Falanca kitabının yazarı Emre Erol eşlik etti. Moderatör Sevda Anlı’nın sorularıyla ilerleyen gecede zaman, hafıza, pişmanlık, uzaklık, insan ilişkileri ve yazmanın insan hayatındaki yeri konuşuldu.
Roman ve öykülerinin ardından denemeye yönelen Çopur, Kırık Anahtar’da çocukluktan ilk aşka, kaybedilen dostlardan şehir hayatının yalnızlığına, ertelenen buluşmalardan yaş almanın getirdiği kabullenişe uzanan kişisel bir hafıza alanı kuruyor. Kitap üzerine yayımlanan değerlendirmelerde metinlerin öykücü bir bakışla denemeye yaklaştığına ve kişisel yaşantıyı ortak insanlık hâllerine açtığına dikkat çekiliyor.
“Kırık anahtar, artık açmak zorunda olmadığımız kapıları da anlatıyor”
Sevda Anlı’nın “Yusuf Çopur kimdir? Biraz kendinizden bahseder misiniz?” sorusu, söyleşinin Kırık Anahtar’a ayrılan bölümünün başlangıcı oldu. Çopur; öğretmenlik, akademik çalışma ve edebiyatın kendi hayatında birbirini besleyen alanlar olduğunu belirtti. Roman ve öyküden sonra denemeye yönelirken kurmacanın perdesini biraz daha araladığını, Kırık Anahtar’da okurun önceki kitaplarına göre yazara daha fazla yaklaşabildiğini anlattı.
“Hayatımın önemli bir bölümünü sınıflarda geçirdim; bir bölümünü kitapların arasında, bir bölümünü de yazı masasının başında. Öğretmenlik bana insanı, akademi metne dikkatle bakmayı, edebiyat ise ikisinin de yetmediği yerde insanın içini dinlemeyi öğretti.”
“Kırık Anahtar sizin için neyi temsil ediyor?” sorusunda ise kitabın temel metaforu öne çıktı. Çopur, insanın gençken bütün kapıları açabilecek kusursuz bir anahtar aradığını; zamanla bazı kapıların açılmayacağını, bazılarını ise açmanın artık gerekli olmadığını fark ettiğini söyledi. Ona göre kırık anahtar, eksiklerle yaşamayı öğrenmenin ve mükemmeliyetçilikten uzaklaşmanın da simgesi.
“Sonra bazen masum bir kelime değil”
Söyleşinin dikkat çekici sorularından biri kitapta güçlü biçimde hissedilen “sonra” kelimesi üzerineydi. “İnsan hayatında en tehlikeli erteleme sizce nedir?” sorusuna Çopur, en tehlikeli ertelemenin sevgiyle ve insanlarla ilgili olanı olduğunu belirterek karşılık verdi.
“Bir işi yarına bırakabilirsiniz, bir yolculuğu erteleyebilirsiniz. Ama bir insana ‘Seni seviyorum’, ‘Özledim’, ‘Hakkını helal et’, ‘Görüşelim’ demeyi ertelerseniz aynı kişiyi, aynı zamanı, hatta aynı kendinizi bir daha bulamayabilirsiniz. ‘Sonra’nın tehlikesi, bize zamanın sınırsız olduğu yanılsamasını vermesi.”
Kırık Anahtar’ın ortaya çıkışında da bu düşüncenin kişisel bir karşılığı bulunuyor. Çopur, daha önce kitabı anlatırken yakın bir arkadaşıyla sürekli “sonra görüşürüz” diyerek erteledikleri buluşmanın arkadaşının ölümü nedeniyle gerçekleşememesinin, kendi hayatındaki ertelemeleri yeniden düşünmesine yol açtığını dile getirmişti.
“Keşke geçmişi değiştirmiyor; ama bugünü değiştirebilir”
Anlı’nın “‘Keşke’ sizce geçmişe dönük bir pişmanlık mı, yoksa bugünü değiştirebilecek bir farkındalık mı?” sorusu üzerine Çopur, keşkenin yalnızca geçmişe yöneldiğinde insanı ağırlaştırdığını; ancak kişi “Neden keşke diyorum?” diye sorduğunda bugüne ait bir imkâna dönüşebileceğini vurguladı.
“Geçmişi değiştiremeyiz fakat geçmişten bugüne taşıdığımız davranışı değiştirebiliriz. Belki olgunlaşmak, keşkelerden kurtulmak değil; aynı keşkeyi yeniden üretmemeyi öğrenmektir.”
“İnsan geçmişi değil, geçmişteki kendisini özlüyor”
“İnsan geçmişi mi özlüyor, yoksa geçmişteki kendisini mi?” sorusu, Kırık Anahtar’ın hafıza izleğini söyleşinin merkezine taşıdı. Çopur, özlemin çoğu zaman mekânın kendisinden çok, o mekânda yaşayan eski benliğe yöneldiğini anlattı.
“Bir sokağı neden özleriz? Sokak hâlâ orada olabilir. Bir evi neden özleriz? Ev belki hâlâ ayaktadır. Ama o sokakta yürüyen çocuk artık yoktur. Bazen ‘mahallemi, çocukluğumun evini özledim’ derken aslında oradaki kendimizi arıyoruz.”
“Uzaklık kilometreyle ölçülmüyor”
“Uzak olmak insandan bir şeyler götürüyor mu, yoksa bazı şeylerin değerini daha iyi görmesini mi sağlıyor?” sorusuna Çopur, uzaklığın iki yönlü bir tecrübe olduğu cevabını verdi. Uzaklığın önce gündelik temasları eksilttiğini, ardından yakındayken fark edilmeyen ayrıntıları görünür kıldığını söyledi.
“Bir sofrayı, bir kapının açılma sesini, annenizin sizi çağırışını hatırlıyorsunuz. Belki uzaklığın insana verdiği en ağır ders şu: Değerini anlamak için kaybetmek gerekmemeli.”
“Okur kitabı kapattığında beni değil, kendisini hatırlasın”
“Okur kitabı kapattığında zihninde hangi duygunun kalmasını isterdiniz?” sorusunda Çopur, kitabın okurla kurmasını istediği ilişkiyi anlattı. Kendi çocukluğunu anlatırken okurun kendi çocukluğuna, kendi kayıplarına ve ihmal ettiği insanlara dönmesini istediğini belirtti.
“Kitabı kapattığında ‘Yusuf Çopur ne güzel anlatmış’ demesinden çok, telefonunu eline alıp uzun zamandır aramadığı birini araması beni daha fazla mutlu eder. Çünkü edebiyat bazen cevap vermekten çok insanın içinde doğru soruyu uyandırmalıdır.”
İki yazar, ortak sorular
Söyleşinin ikinci bölümünde Sevda Anlı, Yusuf Çopur ile Emre Erol’a ortak sorular yöneltti. Böylece Kırık Anahtar ile Ben, Falanca’nın insan, zaman ve çevre üzerine kurduğu farklı düşünce hatları aynı masada buluştu.
“İnsan kendisini en çok ne zaman tanıyor?”
“İki kitapta da zaman, geçmiş ve insan ilişkileri önemli. Sizce insan kendisini en çok ne zaman tanıyor?” sorusunda Çopur, insanın kendisiyle asıl karşılaşmasının hayatın kendi planına uymadığı anlarda gerçekleştiğini söyledi.
“İnsan kendisini her şey yolundayken tanıdığını sanıyor. Bence asıl tanışma, hayat sizin yazdığınız senaryoya uymadığında başlıyor. Kaybettiğinizde, reddedildiğinizde, yalnız kaldığınızda, bir kapı yüzünüze kapandığında kim olmak istediğinizle kim olduğunuz arasındaki mesafeyi görüyorsunuz.”
Emre Erol ise meseleye insanın çevresiyle kurduğu ilişki üzerinden yaklaştı. Ben, Falanca’da da öne çıkan bu bakışta insan, yalnızca kendi içine bakarak değil, içinde yetiştiği çevrenin kendisinde bıraktığı izleri fark ederek kim olduğunu anlamaya çalışıyor. Erol’un yaklaşımında sanat, kitaplar ve başka hayatlarla karşılaşmak, insanın kendisine verilmiş sınırların dışına bakabilmesinin yollarından biri olarak beliriyor.
Böylece aynı soruya iki farklı kapı açıldı: Çopur insanın kendisini tanımasında kırılma anlarını öne çıkarırken, Erol çevreyle kurulan ve zaman içinde dönüşen ilişkiye dikkat çekti.
“İletişim çoğaldı, temas azaldı”
“İnsanların birbirine ulaşması kolaylaştı ama gerçekten birbirimizi dinliyor muyuz?” sorusu, söyleşinin güncel başlıklarından birini oluşturdu. Çopur, teknolojinin iletişim imkânlarını artırmasına rağmen gerçek temasın aynı ölçüde artmadığını ifade etti.
“Birbirimize ulaşmak tarihin hiçbir döneminde bu kadar kolay değildi; fakat ulaşmakla temas etmek aynı şey değil. Bir mesajı saniyeler içinde gönderebiliyoruz ama karşımızdaki insanın sessizliğini dinlemeye tahammülümüz azalıyor.”
Erol’un yaklaşımında ise teknolojinin ve farklı kültürel kanalların başka bir imkânı da bulunuyor: İnsan, kitaplar, filmler, sanat ve dijital ortam aracılığıyla kendi çevresinin dışındaki hayatlarla karşılaşabiliyor. Bu temas, içinde yetiştiği çevrenin sınırlarını fark etmesine ve başka insanların dünyasını anlamasına kapı aralayabiliyor.
İki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde dijital çağın çelişkisi de belirginleşti: İletişim araçları insanları birbirine yaklaştırabilecek yeni alanlar açarken, gerçek anlamda dinleme ve dikkat giderek daha kıymetli hâle geliyor.
“Yazmak bazı şeyleri değiştirmiyor; onlarla ilişkimizi değiştiriyor”
“Yazmak sizleri değiştirdi mi, yoksa içinizde olanları mı görünür hâle getirdi?” sorusunda iki yazarın kitaplarının kesiştiği alanlardan biri daha ortaya çıktı. Çopur, yazmanın geçmişi değiştirmekten çok geçmişle kurulan ilişkiyi dönüştürdüğünü anlattı.
“Yazmak geçmişimi değiştirmedi, kaybettiklerimi geri getirmedi, çocukluğumu yeniden yaşatmadı. Ama bütün bunlarla kurduğum ilişkiyi değiştirdi. İçimizde adı konmamış bazı duygular var. Yazdığımızda onlara bir isim veriyoruz.”
Emre Erol açısından ise yazı, bireyin zaman, çevre ve kendi iç dünyası arasındaki yerini sorgulamasının araçlarından biri olarak öne çıktı. Ben, Falanca’nın düşünsel dünyasında insan, hazır cevaplardan çok gündelik hayatın içinde beliren sorularla kendi konumunu yeniden düşünmeye çağrılıyor.
Bu noktada iki kitabın birbirine yaklaştığı görüldü: Kırık Anahtar geçmişin insanda bıraktığı izlerden bugüne doğru ilerlerken, Ben, Falanca insanın içinde bulunduğu zaman ve çevreyle ilişkisini sorguluyor.
Söylenmeyenler mi, söylenip pişman olunanlar mı?
Gecenin kişisel sorularından biri “Söylenmeyenler mi, söylenip pişman olunanlar mı daha çok iz bırakıyor?” oldu. Çopur için cevabın ağırlığı söylenmeyenlerden yanaydı.
“Söylediğimiz bir sözün yarasını bazen özürle onarabiliriz. Ama hiç söylenmemiş sözün telafisi için karşımızdaki insanın hâlâ orada olması gerekir. Bu yüzden bende söylenmeyenlerin ağırlığı daha fazla. İnsan yaş aldıkça bazı suskunlukların nezaket değil, gecikme olduğunu anlıyor.”
Erol’un kitabında öne çıkan çevre ve ilişki düşüncesi ise sorunun başka bir tarafını görünür kılıyor: İnsan yalnızca kendi iç sesiyle değil, başkalarıyla kurduğu temaslarla da biçimleniyor. Bu nedenle söylenen ya da söylenemeyen söz, bireysel bir mesele olmanın ötesinde iki insan arasındaki ilişkinin hafızasına dönüşüyor.
Geceden kalan cümle
Söyleşinin sonunda yazarlara “Bu akşam buradan ayrılan okurlarımıza tek bir cümle bırakacak olsanız ne söylerdiniz?” sorusu yöneltildi. Çopur’un Kırık Anahtar’ın temel izleğini özetleyen cevabı, gecenin kapanış cümlesine dönüştü:
“Hayatı ‘sonra’ya bırakmayın; çünkü bazı kapılar kilitlenmez, siz dönene kadar ortadan kaybolur.”
Söyleşinin ardından Yusuf Çopur ve Emre Erol kitaplarını imzalayarak okurlarla sohbet etti. Kırık Anahtar; hafıza, çocukluk, yalnızlık, zaman, kayıp ve insanın kendisine geç kalması gibi temaların izini sürerken, Ben, Falanca bireyin zaman ve çevre içindeki yerini sorgulayan düşünsel bir hat kuruyor. İzmir’deki buluşmada iki kitabın farklı yollardan aynı soruya yaklaştığı görüldü: İnsan, yaşadıklarının içinden geçerken kendisiyle nasıl bir ilişki kuruyor?
Belki gecenin geride bıraktığı soru da buydu: İnsan geçmişe dönemez; ama bugün hâlâ elinde olan anahtarla hangi kapıyı açacağına karar verebilir.